Merhaba, Yabancı!

Burada yeni gibi görünüyorsunuz. Eğer katılmak istiyorsanız düğmelerden birine tıklayınız.

Kategoriler

  • 976 Tüm Kategoriler
  • 31 Duyuru - Öneri
  • 292 Tartışmalar
  • 191 Kavramlar
  • 11 Serbest Stil
  • 16 Klasikler
  • 422 Tanıtımlar
  • 13 Sözlük Hakkında

En Son Okuduğum Makale

0

    Başlık için söyleyebileceğim, paylaşılacak makalelerin olabildiğince nitelikli; başlığın ve sitenin referansına layık kapsam ve boyutlarda olmasıdır...
    Makale çok uzun olduğundan -fazla karakter içerdiğinden- bölümler halinde paylaşmak zorunda kaldım.

                            Modern erkekliğin krizi – Pankaj Mishra


   Bu kriz ne zaman başladı ve neden küresel? Age of Anger: A History of the Present kitabını yazarken, modern dünyanın bitip tükenmez bir krizin pençesinde olduğunu düşünmeye başladım. Bu kriz, insanlık tarihindeki en radikal değişimlerle birlikte 19. yüzyılda başlamıştı. Tarım ve kır toplumlarının yerini oynak bir sosyoekonomik düzenin alışı, yeni cinsel ve ırksal işbölümleriyle katı bir şekilde organize edilmesi üzerinden gerçekleşti. Ve kriz bugün evrensel çünkü modernleşen batı Avrupa ve Amerika’dan boy veren kısıtlayıcı bir toplumsal cinsiyet normları ağı dünyanın en uzak köşelerini dahi kapsar hale geldi.
   30 Ocak 1948 akşamı, Hindistan’ın bağımsızlığının ve parçalanmasının beş ay sonrasında, Mohandas Karamchand Gandhi, Yeni Delhi’deki geçici evinde bir dua toplantısına giderken yolda yakın mesafeden göğsüne ateşlenen üç kurşunla vuruldu. Yere yığıldı ve hemen öldü. İlk başta Müslüman olmasından korkulan katilin, batı Hindistan’dan bir Hindu Brahma rahibi olan Nathuram Godse olduğu ortaya çıktı. Kaçma girişiminde bulunmayan Godse, kadınsı politikasıyla Hindu ulusunu iğdiş ettiği için – özellikle de Müslümanlara karşı diğerkâmlığı nedeniyle – Gandhi’yi öldürmeye mecbur olduğunu söyledi mahkemede. Godse, Hindu şovenizmi tarafından tümüyle dönüştürülmüş olan günümüz Hindistan’ında – Hitler’in Kavgam kitabının çok sattığı, siyasi ve kültürel alana Avrupa faşizmlerinden ilham alan bir siyasi hareketin hâkim olduğu ve katliamla suçlanan bir Hindu üstünlükçü olan Narendra Modi’nin başbakan olduğu bir Hindistan’da – bugün bir kahraman muamelesi görüyor. Godse, Hindu dehası üzerine tüm o sözlerinde Avrupalı etnik-ırksal şovenlerin ve emperyalistlerin uyduruklamalarından intihal yapıyordu. Hayatının ilk yıllarında, burnunda bir halka ile bir kız çocuğu olarak büyütülmüş [kendisinden önce doğan iki erkek kardeşi öldüğü için ailesi ona kız adı veriyor ve bir sonraki erkek kardeşi doğana dek kız çocuğu gibi yetiştiriyor] ve ardından Hindu üstünlükçülüğü üzerinden erkek kimliğini keskin şekilde yeniden kazanmaya çalışmıştı. Bugün zorluk içindeki birçok genç Hintli için Godse, Adolf Hitler’le birlikte, bireysel ve ulusal erkekliğin zafere ulaşmış halini temsil ediyor.

  Gandhi’nin katilinin moral prestiji, küresel bir erkeklik krizi olarak görünen şeyin birçok işaretinden yalnızca biri. Güçlü bir erkek olmanın ne anlama geldiğine dair korkutucu şekilde retro bu görüşler, sözüm ona gelişmiş ülkelerde bile anaakım haline geldi. Ocak ayında, “batı erkekliğe olan inancını yitirdi” diye sızlanan ve kadınlar tarafından dayatılan “öldürücü eşitlik doktrinini” kınayan Kanadalı bir kişisel gelişim kitapları yazarı olan Jordan B Peterson, New York Times tarafından “şu an batı dünyasındaki en etkili ve en çok konuşulan entelektüel” diye övüldü.
Şükür ki bu yalnızca mübalağa. Ancak 11 Eylül’den bu yana batıda kamusal yaşamın çılgınca bir erkeklik arayışı ile karakterize olduğu ve bunun, büyük bir penise ve nükleer düğmeye sahip olmakla övünen seri tacizci ABD başkanının gelişinin habercisi olduğu söylenebilir. 11 Eylül saldırısından birkaç hafta sonra Wall Street Journal köşe yazarı Peggy Noonan, “Kulelerin küllerinden adamlığın hası çıktı” diye coşmuştu. Bugün Peterson’ın “sert” konuşmalarını takdir eden Noonan, neredeyse “tişörtünü yırtıp açarak göğsündeki Süpermen işaretini göstereceğini” beklediği George W Bush gibi “adam gibi adamların, işleri çekip çeviren erkeklerin” yeniden ortaya çıkışını övmüştü. O dönem çok yaygın olan bu coşagelmeler, 11 Eylül’de pek de ortalarda göremediğimiz Bush’un, kendisini cesur bir başkumandan olarak yeniden icat edebilmesine (ve bir savaş pilotu gibi giyinecek kibre ulaşıp Tony Blair’e “taşaklı adam” diye iltifat etmesine) imkân verdi.
Müesses Anglo-Amerikan nizamındaki testosterona hücum sırasında, birçok masabaşı gazeteci kendisini gözü kara savaşçı olarak hayal ediyordu. Bir başka Peterson hayranı olan David Brooks, “Masum köyleri kazara dümdüz edip omuzlarımızı silkecek ve savaşmaya devam edeceğiz,” diye ant içiyordu.
  Adam gibi adamlık yükseldikçe, batıda kadınlara ve özel olarak da feministlere yönelik saldırılar, neredeyse yurtdışında baskı altındaki Müslüman küçük hanımları kurtarmak için verilen savaşlar kadar şiddetli hale geldi. Harvard’da bir siyaset felsefecisi olan Harvey Mansfield, Manliness (“Adamlık”, 2006) kitabında, çalışan kadınları, erkeklerin üstlendiği koruma rollerinin altını boşalttıkları için kınıyordu. Kendinden menkul neo-emperyalist tarihçi Niall Ferguson, “kız çocukları artık bebeklerle oynamıyor” ve feministler Avrupa’yı demografik çöküşe zorluyor diye sızlanmıştı. Daha da bariz bir örnekte ise, savaşa açıktan karşı çıkan Katha Pollitt, Susan Sontag ve Arundhati Roy gibi birkaç kadın, Barbara Kingsolver’ın yazdığı üzere, “kamuoyu önünde kazığa bağlanıp kaltak ve mankafa ve moron ve aptal gibi kelimelerle kırbaçlanmıştı.” Öte yandan Vanity Fair’in savaştaki Bush yönetimini konu alan foto makalesi, başkanı erkeksi soğukkanlılığı için alkışlayıp yardımcısı Dick Cheney’i “Kaya” diye övmüştü.

Yorumlar

  • 0
    ...
       11 Eylül sonrasındaki bu erkeklik hastalığının, bir ölçüde Usame Bin Ladin’in Amerikan erkekliğini özgür ve cesur olan “yumuşadı” ve “zayıfladı” diye sövmesinden prokove olduğu kesin. Vietnam’daki yenilgi de benzer şekilde Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger gibi karikatürleştirilmiş erkeklik vizyonlarını öne çıkarmıştı. Tarihsel olarak ayrıcalıklı erkeklerin kadınların, geylerin ve farklı etnik ve dini grupların kendisi ile rekabet içinde olduğu algısından aşırı rahatsız olmaya yatkın olduğu da doğru. Sexual Anarchy: Gender and Culture at the Fin de Siecle (1990) kitabında Elaine Showalter feministlerin 19. yüzyıldaki son derece mütevazı kazanımlarının birçok erkekte yarattığı büyük dehşeti şöyle anlatmış: “gerileme ve dejenerasyon korkusu; ırk, sınıf ve milliyetin yanı sıra toplumsal cinsiyet tanımlamaları etrafında katı sınır kontrollerine duyulan özlem.”

       Daha 1950’lerde, tarihçi Arthur Schlesinger Jr, “bir işgal ordusu gibi sürekli yeni alanlar ele geçiren” kadınların “genişleyen, agresif gücü” konusunda uyarıyordu. “Hadım edilmiş” Amerikan erkeği ile onun “mazlumlara yönelik efemine düşkünlüğünden” usanmış olan, adaleli liberalizmin özgün örneği Schlesinger, Amerikan tarihinin “erkek olan ve o bakımdan hiçbir tereddüdü olmayan uçbeyleri”ne özlem duyuyordu.

       Ama modern batının bu görkemli erkeklik erbapları, bugünlerde epey tereddütte bırakılıyor. Gey erkek ve kadınlar dilediklerini sevmeye ve diledikleriyle evlenmeye öncesinden daha özgür. Kadınlar işyerinde, evde ve yatakta daha yüksek kişisel tatmin bekliyor. En büyük nükleer düğme Trump’ınki olabilir ama eski tarz seri kitlesel imalatın yanı sıra yapay zekada da öncülük Çin’de. Ve teknoloji ile otomasyon, işleri çekip çeviren erkekleri, en çok da batıda, gereksiz kılma tehdidi arz ediyor.

       Birçok heteroseksüel erkek, “kendini beğenmiş” Çinliler ve Hintlilerle, Müslümanlarla ve feministlerle kuşatılmış hissediyor kendini, gey vücutçular ile butch kadınları ve trans insanları saymıyorum bile. Bunların, Peterson’ın “geleneksel ev içi işbölümünün” görünüşte yıkımının “kaosa” yol açtığı fikrinin alıcısı olmaları hiç de şaşırtıcı değil. Bir erkek azınlığının bu korku ve güvencesizliği, modern çağın iki hâkim emperyal gücünde bir isteri siyasetine kanalize oldu. Kontrollü emperyal gücün simgesi olan Britanya’nın soğuk, katı ve duygusuz İngiliz centilmeni, Boris Johnson gibi ağzını tutamayan Brexit’çilere dönüştü. İngiliz adamlığına ağlayan birçokları arasındaki sağcı gazeteci Douglas Murray, “iğdiş edilmiş İtalyanlara, Avrupalılara ve genel olarak batılılara” yazıklanıyor ve “batıya kendimizle ilgili büyük olanın ne olduğunu hatırlattığı” için Trump’a saygı duyuyor. Ve gerçekten de, ister Kuzey Kore’yi nükleer imhayla tehdit etmek, ister engellileri aşağılamak, isterse kadınlara sarkıntılık etmek olsun, Amerikan başkanı, modern tarihin bazı kazananlarının kendilerine hak gördükleri şeye çökmek için elinden geleni yapacağının bir teyidi.
       Ama batıdaki şatafatlı vahşi erkeklik temsilleri ve alt-sağcıların “cuck” (kadınsı, yumuşamış) ve “kültürel Marksistler” dediklerine karşı coşkun öfkeli nefreti, yalnızca eskinin zayıflarının küstahlığına bir tepki değil. Böylesi manik hiper-erkeklik iddiaları modern tarihte depreşti. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da da siyaset ve kültürü derinden şekillendirdiler. Usame bin Ladin Müslümanların “erkekliklerinden mahrum edildiklerine” ve onu Amerikan gücünün fallik sembollerini imha ederek geri kazanabileceklerine inanıyordu. Hilafet adına masum tutsakların başının kesen ve tecavüz eden İslam Devleti’nin siyah kar maskeli genç gönüllülerinin, atalarının Viking savaşçısı olduğunu iddia eden Norveçli katliamcı Anders Behring Breivik kadar psikotik erkeklik vakaları oldukları açık. Geçtiğimiz ay Filipinler başkanı Rodrigo Duterte ülkesindeki kadın isyancılara “Sizi öldürmeyeceğiz. Sizi vajinalarınızdan vuracağız,” dedi. Hindistan’ın bahtsız azınlıklara eziyet eden Hindu üstünlükçü şefleri, bir tanesinin Hindistan’ın 1998’deki nükleer testlerinden sonra iddia ettiği üzere, “artık hadımağası olmadıklarını” kanıtlamaya kafaya takmış durumdalar.
       Hadım ve iğdiş edilme, medeniyet çöküşü ve çürüme ile ilgili bu hastalıklı fikirler Godse ve Schlesinger’i Bin Ladin ve Trump’a ve artçı maçoluğun bugünkü diğer birçok yandaşına bağlıyor. “Yumuşak” ve “pasif” feminenlik, “sert” ve “aktif” maskülenlik gibi klişe metaforlara müsaitler; erkeklerin erkek olduklarından bir an bile tereddüt etmedikleri zamanlara özlem duyuyorlar. Ve ister Hindu şoveni, ister radikal İslamcı, isterse beyaz milliyetçi olsunlar, kendilerine dair imgeleri kadınları hor görmeye ve dışlamaya dayanıyor. Sanki erkek gücü fantezisi kendisini en yüceltici biçimde kadın zayıflığı fantezisine karşı ölçebiliyor. Kadınları iktidarsızlıkla eşitleyen ve yumuşak görülmekten ödü kopan bu kin dolu öfkeli erkekler, salgın hale gelmiş ve çözümsüz görünen erkeklik krizinin semptomları.

       Bu kriz ne zaman başladı? Ve neden böylesine kaçınılmaz şekilde küresel? Age of Anger: A History of the Present kitabını yazarken, modern dünyanın bitmez tükenmez bir krizin pençesinde olduğunu düşünmeye başladım. Bu kriz, insanlık tarihindeki en radikal değişimlerle birlikte 19. yüzyılda başlamıştı. Tarım ve kır toplumlarının yerini oynak bir sosyoekonomik düzenin alışı, yeni cinsel ve ırksal işbölümleriyle katı bir şekilde organize edilmesi üzerinden gerçekleşti. Ve kriz bugün evrensel çünkü modernleşen batı Avrupa ve Amerika’dan boy veren kısıtlayıcı bir toplumsal cinsiyet normları ağı, buralar da kendi sosyoekonomik devrimlerinden geçtikçe, dünyanın en uzak köşelerini kapsar hale geldi.

       Erkek ve kadın olmanın daima birçok yolu vardı. Dünyanın hayret verici ölçüde çeşitlilik arz eden sanayileşme öncesi toplumlarını çalışan antropologlar ve tarihçiler, tutarlı biçimde, biyolojik yaratılış ile davranış arasında hiçbir kesin bağ, maskülenlik ile güçlü erkekler veya feminenlik ile pasif kadınlar arasında hiçbir bağlantı olmadığını ortaya çıkardılar. İngiliz sömürgecilerin tiksintiyle keşfettiği üzere, Hintliler, Kali gibi savaşçı ve cinsel olarak doyumsuz tanrıçalara tapıyorlardı; kahramanları, Krişna gibi flüt çalan boşgezerlerdi. Hem elit hem de halk seviyesinde, cinsiyet değiştiren erkek ve kadınlar, çift cinsiyetlilik ve eşcinsel erotizmi ile dolu koca bir Hint literatürü var.

       Bu kendini merkeze almayan gelenekler, sömürü ve dışlama üzerine kurulu ve toplumsal cinsiyet ve ırk hatlarına dayalı zümrelere ayrılmış toplumların dünyanın en güçlüleri olarak yükseldiği ve ulus inşası, kırdan kente göç, emperyal genişleme ve sanayileşme gibi derin modernite şoklarının insan algısının tüm biçimlerini şiddetli bir şekilde değiştirdiği 19. yüzyılda benzeri görülmemiş bir saldırı altına girdi. Toplumun merkezinde yer almasa da birçok toplumda erkeksi ve erkeksi olmayan insanlar hiyerarşisi uzun süredir vardı. Ancak 19. yüzyılda erkek ve kadınların belirli rollere kapatılması ile evrensel olarak dayatılır hale geldi bu hiyerarşiler.
  • 0
    ...
       Modern batı, tarihin batılı üstünlükçü versiyonunda, herkes için eşitlik ve özgürlüğün garantörü olarak resmedilir. Gerçeklikte ise, biyolojik farklılığa dayandırılan bir toplumsal cinsiyet (ve ırksal) eşitsizlik nosyonu, bir süre önce çıkan Sex and Secularism kitabında Joan Wallach Scott’ın da gösterdiği üzere, “modern batılı ulus devletlerin toplumsal temeli” idi. Immanuel Kant kadınları kılgılı ustan, bireysel bağımsızlıktan, nesnellikten, cesaretten ve güçten yoksun varlıklar olarak görüyordu. Fransız Devrimi’nin ve Aydınlanma’nın çocuğu Napolyon, kadınların evde kalıp çocuk doğurması gerektiğine inanıyordu; dünyanın dört bir yanında devlet yasalarına ilham vermiş olan Napolyon Yasaları, kadınları mahutça babalarına ve kocalarına tabi kılıyordu. Amerika’nın kurucu babası Thomas Jefferson, “ailedeki mutluluğu her şeyin üzerine koyma sağduyusuna sahip” ve “politika ile uğraşıp alınlarına kırıştırmayacak kadar akıllı kadınları” övüyordu. Bu gibi önyargılar, modern dünya ortaya çıkarken geleneksel patriyarkanın yerine maskülenliğin ayrımcı ideallerini getirmeye yardımcı oldu.

    Bu gibi fikirlere dayanılarak kadınların siyasete katılımı engellendi ve ailede ve işgücü piyasasında alt rollere zorlandılar. Peterson’ın “geleneksel” işbölümleri dediği şeyin kaybının yasını tutan popüler psikologlar, kapitalist, endüstriyel ve genişlemeci toplumların yeni bir işbölümüne ihtiyaç duyduğunu veya bu toplumları yöneten heteroseksüel beyaz erkeklerin kadınları fiziksel veya entelektüel açıdan aşağı oldukları gerekçesiyle saldırganca toprak genişletmeye, ulus inşasına, sanayi üretimine, uluslararası ticarete ve bilimsel inovasyona uygun görmediğini göz ardı ederek, düzenli aralıklarla erkeklerin Mars’tan, kadınlarınsa Venüs’ten geldiğini söyler dururlar. Kadın bedenleri üremek ve ailenin, ırkın ve ulusun geleceğini garanti altına almak içindi; erkeklerinki ise çalışmak ve savaşmak için. “Olgun” bir erkek olmak kendisini topluma uydurmak ve eve ekmek getirme, babalık ve askerlik sorumluluklarını yerine getirmek demekti. Theodore Roosevelt, “Erkekler çalışmaktan veya haklı savaştan, kadınlar annelikten korktuğunda, kıyamet yakın demektir,” demişti. 19. yüzyıl ilerledikçe, erkek ve kadın kimliği üzerine bu gibi birçok kültürel varsayım değişmez hakikatlere dönüştü. Peterson’ın külhanbeyi fan kulübünün de gösterdiği gibi, bu görüşler, bugün ırksal eşitsizliklere ilişkin “hakikatlere” (ki onlar da eşzamanlı olarak “doğa”ya veya sözde biyolojiye dayandırılıyor) yeğleniyor.

    Scott, modernleşen batıda tanımlanan cinsel fark modlarının, gerçekten de “batılı ulusların – Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki – kendi ‘ötekilerine’ karşı ırksal üstünlük” sağlamasına yardımcı olduğuna işaret ediyor. “Beyaz derili olmak ‘normal’ toplumsal cinsiyet sistemleri ile ilişkilendirildi, koyu derili olmak ise gelişmemişlik ve sapkınlıkla.” Dolayısıyla, İngilizler Kali’ye tapan Hintli tebaalarını, kendi kendilerini yönetmek gibi fikirlerle alınlarını kırıştırmaması gereken, erkeksi olmayan, çocuksu bir halk olarak gördüler. Çinliler yaygın olarak, batıdaki Çin mahallelerinde dahil, domuz kuyruklu ödlekler olarak görüldüler. Hıristiyanlığın zorlu eski rakipleri Müslümanlar bile, emperyalizmin zirve döneminde, acınacak ölçüde “feminen” olmakla alaya alındılar.

    Gandhi, Avrupalı emperyalistlerin (ve onların Hindu taklitçilerinin) feminenliğin maskülenlik yokluğu olduğuna dair bu cinsiyetlendirilmiş önyargılarını açıktan tersyüz ediyordu. Yönetmeyi erkek üstünlüğü ve tebaa olmayı feminen uysallık ile özdeşleştiren batılı anlayışı reddederek, insanın özüne dönmesine ve anacıl şefkate dayalı bir aktivist siyaseti önerdi. Bu ret en sonunda onun hayatına mal oldu. Ama iktidara yönelik erkek arzusunun, boyun eğdirilecek ve tahakküm altına alınacak biri olarak kadının geri bir varlık olduğu fantezisine ne kadar dayandığını ve bu patolojinin modern siyaset ve kültüre ne kadar bulaştığını görebiliyordu.

    Bunun en sinsi ifadesi, feminen ve dolayısıyla insandan aşağı görülen halkların fethi ve sömürüsü (19. yüzyılda normalleşen bir şiddet biçimi) idi. Birçok Avrupalı ve Amerikalı için, gerçek bir erkek ateşli bir emperyalist ve milliyetçi demekti. Alexis de Tocqueville gibi ileri görüşlü bir şahsiyet bile, Fransız erkek yurttaşlarının, aile yaşamının ehemmiyetsiz kaygılarıyla uğraşmayı kadınlara bırakarak, kuzey Afrika’daki Arapları ezme konusunda kendi “savaşkan” ve “erkeksi” doğalarını fark etmelerini istiyordu.

    Yüzyıl ilerledikçe, erkeklik arayışı, sanayileşme, kentleşme ve mekanikleşme gibi böylesine kontrol edilemez ve iğdiş edici fenomenlerin hadım ettiği erkekler arasında yaygın bir alıcı kitlesine ulaştı. Güçlü, korkusuz erkeklik ideali, kaslı bireylikler, uluslar, imparatorluklar ve ırklarda cisimleşti. Bu zorlu ideali yakalayabilmek, feminen çekingenliğe ve çocuksuluğa dair tüm izleri silmeyi gerektiriyordu. Bu konuda başarısız olmak kendinden tiksinmeyi ve düzeltici şiddete yönelik bir arzuyu tahrik ediyordu. “İradesiz” ve “Oscar Wilde” gibi erkeksi olmayan yakıştırmalarla dalga geçilen Roosevelt, Gore Vidal’in bir keresinde işaret ettiği gibi, “fiziksel kırılganlığını en heyecan vericisi ve ulvileştiricisi savaş olan ‘erkeksi’ faaliyetlerle” aşmaya çalışıyordu. Homoseksüel nefretinin ve Wilde gibi kurbanların hedef alınmasının, Avrupa emperyalizminin bu en şiddetli aşamasında en korkunç ve örgütlü seviyesine ulaşması tesadüf değil.

    Bireyin ve ulusun kaybedilmiş erkekliğini yeniden kazanmasına yönelik tüm girişimlerin merkezindeki şu imaj olmuştur: kendi aşırılıklar çağımızda, steroid basılmış, yumrulu kas kütleleri ile temsil edilen yenilmez beden. Aslında, bugün ebat her zamankinden önemsiz; giderek masabaşı hale gelen çalışma alışkanlıkları ve yaşam tarzları için pek fazla kas gerekmiyor. Yine de siyasi kültürleri ham bir kas takıntısı şekillendirmeye devam ediyor. Trump’ın uzuvları ile böbürlenmesinden önce Vladimir Putin’in göğüs kaslarını sergilemesi vardı – Rusya’nın ayyaş bir gevşek olan Boris Yeltsin tarafından iğdiş edilmesi ardından tekrar erkekleşmesinin reklamı. Ama üstsüz irikıyım adamlar Godse’nin “yükselen” Hindistan’ında da çarpıcı bir fenomen bugünlerde. Hindistan’ın Hindu milliyetçiliğinin hız kazandığı 90’larda, eskinin sıska veya etine dolgun Bollywood yıldızları parıldayan sert karın kasları ve şiş pazularla hava atmaya başladılar; Ramayana’nın cılız kahramanı Rama, takvimlerde ve siyasi afişlerde Rambo’yu andırmaya başladı. 56 inçlik göğsüyle böbürlenerek ve genç işsiz avarelere gerçek bir ulusal kudret vaat ederek iktidara gelen Mondi’yi, popüler kültürün bu kaslı bedenleri müjdeledi.

    Bu intikamcı erkekçi milliyetçilik özgün olarak 19. yüzyılda, mükemmelen fit insanlar veya üstün ırk vizyonunu ortaya atan ve jimnastik, beden eğitimi ve yoga ile çıplak dolaşma merakını ateşli şekilde benimseyen Almanlar tarafından yaratıldı. Ama havalı anatominin, açıkça erkeğe özel bir erdem olarak kudretin “doğal” bir cisimleşmesi olarak ortaya çıkması ancak yüzyıl bitiminde gerçekleşti. Batı toplumları giderek daha sanayileşmiş, kentleşmiş ve bürokratik hale geldikçe, mülk sahibi çiftçiler ve kendi hesabına çalışan zanaatkarlar hızla anonim ofis çalışanlarına ve profesyonellere dönüştüler. “Rasyonel muhakemenin” yeni ilah ilan edilmesi ile birlikte, “her erkek”, Max Weber’in 1909’da uyardığı üzere, “daha büyük bir dişli” olmaya dönük patetik bir takıntıyla, “makinedeki küçük bir dişli haline geliyor”du. Modernitenin demir kafesinde eski becerilerinden ve bağımsızlığından giderek daha yoksun hale gelen işçi sınıfı erkekleri, kendi itibarlarını iri yarı cüsselerle sağlamaya çalıştılar.

    Tarihçiler, otomasyon ve zaman yönetimi gibi baskılayıcı endüstriyel pratiklerle aşağılanan erkek işçilerin, küfrederek, içki içerek ve işyerindeki birkaç kadını taciz ederek kendi erkekliklerini nasıl dayattıklarını vurgulamaktadır – neoliberalizmin onlarca yıl süren egemenliği sırasında mavi yakalı işyerlerinin en derinlerine nüfuz eden bir agresif baret kültürünün başlangıcıydı bu aynı zamanda. 19. yüzyılın sonlarına doğru, çok sayıda erkek, sporu ve formda olmayı benimsemiş ve hırçın futbol ve boks kulüpleri kurmaya başlamıştı.

    Bu sadece işçi sınıfı erkekleri ile sınırlı değildi. Amerika’da ve Britanya’da üst sınıf ebeveynler, bedenlerinin ve ahlaki özelliklerinin, yozlaştırıcı feminen etkilerden uzakta daha iyi sertleşeceği umuduyla oğullarını yatılı okullara göndermeye başlamışlardı. İlkin 19. yüzyılın ikinci yarısında düzenlenmeye başlayan rekabete dayalı sporlar, korkaklığı giderip seri şekilde erkeksi emperyalist üretmenin ev favori yolu haline geldi. İmparatorluk inşacılarının, Eton ve Harrow’daki spor sahalarında ter döktükten sonra mastürbasyon yapamayacak kadar yorgun olacağına inanılıyordu.

    Ama bir iktidar hülyası olarak erkeklik, ne kadar şiddetli peşinde koşulursa o kadar ulaşılmaz olma eğilimdedir; dolayısıyla monoton ekonomik, siyasi ve sosyal güçlerle iğdiş derinleşmeye devam etti. Avrupa ve ABD’de siyasetçilerin yanı sıra birçok yüzyıl-sonu yazarını ırksal milliyetçiliğin hiper maskülen vecitlerine sürükledi – ve, en sonunda da, birinci dünya savaşı felaketine. Bireylerin yanı sıra uluslar ve ırklar, doğruluğu tartışılmaz organizmalara bilenebilecek biyolojik varlıklar olarak kavramsallaştırıldılar. Toplumsal cinsiyet farkına ilişkin katı modern ideoloji batılı olmayan toplumlara ulaştıkça, “ırksal intihar” korkusu, beden eğitimi kültleri ve bir “Yeni Erkeğe” dair hülyalar, mastürbasyona yönelik yasaklarla birlikte küreselleşti.

    Avrupalı sömürgeciler kendi kötücül homofobilerini kutsayan yasalar dayattılar ve heteroseksüel evliliği ve babasoylu düzenleri teşvik ettiler. Önyargıları, batı dışında, Hintli eleştirmen Ashis Nandy’nin “içsel sömürgecilik” dediği şeyin kurbanlarınca da tahkim edildi: Avrupalı imparatorlukların, efemine oldukları suçlamasını kabul eden ve beyaz derebeyleri ile arayı kapatmak için adam olmaya karar veren tebaaları.
  • 0
    ...
       Bu, sarsıcı ama yine de çok az incelenmiş bir fenomene işaret ediyor: tüm büyük dini cemaatlerdeki – Hıristiyan ve İslami, Budist, Hindu ve Yahudi – erkeklerin 19. yüzyıl sonunda eşzamanlı olarak, erkekliklerini yitirmekten sızlanmaya başlamaları ve tek tek erkeklerin, ulusun veya ümmetin katı, ihlal edilemez bedenlerini yaratma dürtüsü. Bunlar arasında Siyonistler (Muskeljudentum, yani “Kaslı Yahudilik” düşleyen Max Nordau), Asyalı antiemperyalistler (Modi’nin kahramanı, Hindulara kas yapmayı öğütleyen Swami Vivekananda ve Myanmar’ın bugünkü etnik temizlikçileri tarafından korkunç bir şekilde esnetilen kaslı Budizm’in gelişmesine yardımcı olan Anagarika Dharmapala), yanı sıra İzci hareketinin kurucusu Robert Baden-Powell gibi fanatik emperyalistler.

       Bu taklit maçoluğun en ölümcül sonuçları 20. yüzyılın ilk on yıllarında ortaya çıktı. Erkeklik üzerine öncü tarihçilerden George Mosse’nin yazdığı gibi, “erkeklik ne öncesinde ne de sonrasında faşizm sırasında olduğu kadar arşa çıkarılmadı.” Roosevelt gibi Mussolini de, kendisini bir süt çocuğundan ateş soluyan bir emperyaliste dönüştürdü. Çirkin fizikli bir başka faşist olan Hitler, “Zayıflardan kurtulunmalıdır,” diyordu. Aryan üstün ırkının bu özenti üyeleri, kendilerini ödlek Yahudi’ye karşı tanımladılar ve kendiliklerini kitle katliamları üzerinden çelik gibi adamlar olarak kurguladılar.

       Adamlığa yönelik bu arayış, 21. yüzyılda da dünya çapında siyaset ve kültürü kirletmeye devam ediyor. Çağımızdaki hızlı ekonomik, sosyal ve teknolojik değişim, yerinden olmuş ve sersemlemiş kat kat fazla sayıda erkeği maskülen kesinliklere yönelik kaybetmeye mahkûm bir arayışa sürükledi. Eski tarz emperyalist genişleme ve üstün ırk yaratma hevesi azalmış olabilir. Ama neoliberal bireycilik çağında, dünyanın dört bir yanındaki absürt ölçüde eşitsiz toplumlarda, maskülen kimliğe yönelik realize edilmemiş, öncesiyle karşılaştırılamaz ölçüde yüksek bir talep var. Kendi kendini yetiştirmiş erkeklik mitleri, erkekleri her yerde bireysel güç ve zenginliğe yönelik amansız ve çoğu zaman beyhude, kadınlar ile azınlık üyelerini rakip olarak gördükleri bir arayışa zorladı. Daha birçok erkek, biyolojik doğalarının parçası olması gereken üstünlüklerini gösterme çabası içinde kadınları aşağılamaya ve dışlamaya çalışıyor.

       Feminizasyondan duyulan öfke ve korku, Beyaz Saray’daki soyunma odası tavizcisinin ipini saldığına benzer demagojik hareketlerin güçlenmesine yardımcı oldu. Godse’nin hiper maskülen klişeleri, Gandhi’nin savunduğu çift cinsiyetlilik geleneklerini yenilgiye uğrattı, sadece Hindistan’da da değil. Genç Pakistanlı erkekler zamparadan dönme politikacı İmran Khan’a alfa erkek mesihleri olarak tapıyorlar; onun boşboğazlıklarını eleştirenlere şiddetle karşı çıkıyorlar. Takipçilerinin gözünde benzer şekilde muzaffer bir erkekliği temsil eden Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hiç hata yapmaz sayılıyor. Rodrigo Duterte, utanmaz bir sıklıkla tecavüz şakaları yapıyor.

       Kadın düşmanlığı artık kamusal alanda çok yaygın çünkü, modernleşen Avrupa ve Amerika’da olduğu gibi, işçi sınıfından birçok insan, gerçek erkeklerin üstte olduğu ve kadınların haddini bildiği eski zamanların hayalini kuruyor. Erkek alanlarını gasp ettiği varsayılan “özgürleşmiş” kadınlara duyulan nefret yalnızca sosyal medyada değil, canice fiziksel saldırılarda da göze sokuluyor. Bunlar, Asya ve Afrika’daki pek çok bastırılmış erkeğe neoliberalizmin eski tarz partiyarkalı sahte eşit fırsat vaadini sunan Hindu üstünlükçülüğü ve köktendinci İslam gibi sözde geleneksel ideolojilerce kutsanıyor.

       Susan Faludi, birçok Amerikalının 11 Eylül saldırılarını feminizmin kazanımlarını geri almak ve kadınları yeniden pasif rollere itmek için kullandığını belirtiyor. Peterson’ın gelenekçiliği, erkek otoritesini yeniden tesis etmeye veya toplumu yeniden erkekleştirmeye yönelik batıda son yıllardaki birçok girişimin sonuncusu. Bunlar “şok ve dehşet” şiddeti uygulamayı, yumuşakların, kültürel Marksistlerin ve feministlerin aşağılanmasını, Bush gibi baba mirasına konanların Süpermen olarak yeniden icat edilmesini ve son olarak, bir seri tacizcinin siyasi ilah haline getirilmesini içeriyor.

       Yontulmamış erkeklikteki bu tekrarlanan güvence arayışı, modern erkekliğin tarihinin bir fantezi tarihi olduğunun teyidi. İstikrarın ve düzenin olduğu bir dünyaya yönelik kaybetmeye mahkûm ve insan deneyiminin bastırılamaz çokluğuna karşı savaştan – yıkıcı başarısızlıklarına rağmen düzenli olarak yenilenen bir savaş – farksız bir arayışı anlatıyor. Kadınlara ve efemineliğe yönelik saçma bir korku, erkeğin uzun toplumsal, siyasi ve kültürel tahakkümüne işlemiş olabilir. Her hakka sahip oldukları duygusunun yara alması veya güç ve ayrıcalığa yönelik geleneksel hak iddialarının reddine içerlenmeleri, birçok erkeği Trump ve Modi gibi fos maskülenlik satıcılarının alıcısı yapmaya devam edebilir. Ancak onların öfke ve hayal kırıklığının müşfik bir analizi, erkeklerin insan yapımı toplumsal cinsiyet rollerinin kadınlar kadar mahkûmu olduğunu gösterecektir.

       “Kadın doğulmaz, kadın olunur,” yazmıştı Simone de Beauvoir. Aynısını erkekler için de söyleyebilirdi. “Böylesi bir yaratıyı üreten bir bütün olarak medeniyettir.” Ve onu yıkıcı iktidar kovalamacasına zorlar. Kadınlara nazaran erkekler neredeyse her yerde alkolizme, uyuşturucu bağımlılığına, ciddi kazalara ve kalp ve damar hastalıklarına daha yatkındır; ortalama yaşam ömürleri ciddi şekilde daha düşüktür ve canlarına kıymaları daha muhtemeldir. Mitsel bir erkek kudreti arayışının ilk kurbanlarının, ister okul bahçelerinde, ister ofislerde, hapishanelerde, isterse savaş alanlarında olsun, erkeklerin kendisi olduğu söylenebilir. Bu gündelik korku ve travma deneyimi, onları adam gibi adamlık mitinin pençesine düşmüş birçok erkeğin kabul etmek isteyeceğinden çok daha fazla şekilde kadınlara bağlar.

       Tehdit altındaki gezegende, kadınlarla paylaştıkları kırılganlık deneyimini inkâr ederler veya gereğini yapamazlarsa, erkeklerin bu son erkeklik krizini de heba edeceği kesin. Erkeklik kudreti, daima çıldırtıcı biçimde elde edilemez olacak ve dönemsel krizlere, kırılmalara ve panik içinde yeniden talep edilmeye açık kalacaktır. O, katı olan her şeyin buharlaştığı ve görünüşte güçlü olanın bile kaybetme ve yerinden edilme korkusu ile boğuştuğu bir dünyada gerçekleştirilemez bir idealdir, bir komuta kontrol halüsinasyonudur, bir üstünlük yanılsamasıdır. Külfetli rollerin ve imkânsız beklentilerin deli gömleği olarak erkeklik, büyük bir acı kaynağı haline gelmiştir – kadınlar için olduğu kadar erkekler için de. Bunu anlamak yalnızca bugünkü küresel krizi anlamayı sağlamaz, aynı zamanda, krizi çözmek için bir olasılığa da işaret eder: yeterince erkek olunmadığına ilişkin absürt ve sakatlayıcı korkudan kurtulmak.


    Çeviri: Serap Şen

  • 0
                              Duygusal zeka ve analitik zeka üzerine 

     
    "‘Kalbin, yani duygusal zihnin mantığı, Freud’un ‘birincil süreç’ düşüncesi kavramında çok iyi tarif edilmiştir; bu dinin ve şiirin, psikozun ve çocukların, düş ve mitin mantığıdır (Joseph  Campbell’in dediği gibi, ‘Düşler kişisel mitlerdir, mitler ise paylaşılan düşlerdir’). Birincil süreç düşüncesinde gevşek çağrışımlar bir anlatımın akışını belirler; bir nesne diğerini simgeler, bir diğerinin yerini alıp onu temsil eder; bütünler parçalarda özetlenir. Zaman yoktur, neden-sonuç yasaları yoktur. Aslında birincil süreçte ‘Hayır’ diye bir şey yoktur; her şey mümkündür. Psikanalitik yöntem, kısmen bu yer değiştiren anlamları deşifre etme ve çözme sanatıdır.” (Daniel Goleman, Duygusal Zeka)

    İlgili çalışmaların çoğunun, duygusal zeka ile analitik zeka arasındaki ayrımı buraya dayandırdığı söylenebilir. ‘Birincil süreç’le duyguların, hislerin, sezgilerin, zevklerin, korkuların, tutkuların belirleyici olduğu, dünyanın bu aşırı öznel (çocuksu ve narsisist) çerçeveden algılandığı bir evre kastedilir. Çocuk henüz Oedipus Kompleksi’yle yüzleşmemiş, ilkin babanın ensest yasağı ve ev yasasında somutlaşan toplumsal dil ve sınırlılıklarının alanına geçiş yapmamıştır. Bu şu demektir; çocuk, annenin dişil ilkesinde ifade bulan bedensel zevklerin ve bunun zihni yansıması olan simgesel dilin alanındadır. Bu dünyada her şey birer resim, birer duyu, birer izlenim cinsindendir.

    Zaman ve neden-sonuç yasasının olmayışı da bundandır; söz konusu izlenimlerden hiçbiri, bir sonrakini önceleme şartına bağlı değildir. Dolayısıyla zamansallık önkabulüne dayanan bir nedensellikten de bahsedemeyiz. Anlam yoktur, duygular vardır yalnızca burada. Bir anlam varsa bile değişkendir, geçişkendir; duruma ve bağlamına göre belirir ve kaybolur. Sabitleşen, kalıp tutan, kendisinden hareketle adım atılabilecek bir merkezi-mutlak anlamdan söz edemeyiz. Böylesi bir anlam, elbette zaman ve nedensellik yasasıyla birlikte, toplumsallıklar ve geleneklerde mümkün oluyor. Buysa zaten Oedipus’un aşılması, yani babanın yasağı, yasası ve ensest tabusuyla birlikte artık kabul edildiği, ve tabii anneden vazgeçiş ile toplumsal rolün üstlenilmesi anlamına geliyor. Neticede birincil sürecin terk edildiği söylenebilir; buna göre artık analitiğin alanına girilmiştir.

    Birincil süreç kalıcı mı?

    Oysa bu ayrımın kendisi bizzat analitik bir ayrımdır. Gerçi Freud, birincil sürecin bir bütünen aşılamayacağını, bu sürecin öğelerinin önemli oranda bilinçaltına itildiğini ve suyun yüzeyinde, bilincin ve toplumsalın alanında olan biten şeylerin yine önemli oranda bu sürecin öğelerinden izler taşıyacağını da düşünür. Gene de birincil sürece ağırlığını koyan duygusal zekayla arasına, keskin bir çizgi çeker analitik. Bu birincil sürecin, insanın temel, bedensel, hayvani varoluşuna işaret eden ‘birinci doğa’ kavramından ne yönde farklılaştığını ayırt etmek biraz güçtür. Böylece esasta kör güdü-akıl ikiciliği üzerine daha pek çok ikilik çeşitlemenin mümkün olduğu koyu bir şematizme düşmüş oluyoruz. Böylesi şemaları birincil sürecin mi, yoksa analitiğin mi daha çok kullandığı sorusunun cevabı, bize bu şematizmin icat nedenini de söyleyebilir belki. Elbette bu, analitiğin ihtiyaç duyduğu bir yöntemdir.

    Bilinçaltı zorlamalar ve sanat

    Analitik zeka böylece kendi net ve keskin sınırlarını çizip yerini koyarken, duygusal zekanın belki tek bildiği, analitiğin öyle çok da uzaklaşmış olmadığı, hatta onun kendini farklı adlandırma ve ayırma fiilinin bile pek bir şey ifade etmediğidir. Zira o ‘analitik’ olmakla duygusaldan ayrılmış değil, duygusala dahildir; belki farklı bir türde bir duygusal durumdur bu, ama kesin, öze içkin bir ayrım değildir söz konusu olan. “Aslında birincil süreçte ‘Hayır’ diye bir şey yoktur; her şey mümkündür.”, buna göre analitik, bu mümkünlerden yalnızca biri olarak değerlendirilebilir. Yine bu süreç için, bütünlerin parçalarda özetlendiği söylenmiş. Bir kum tanesinde bütün alemin ahvalini görmek, bir insan yüzünde insanlığın tüm hallerini seçmek de bu süreçte mümkündür. Burada zamansallık yine boşa çıkar; zira iki nokta arasında alınan mesafeye dahil bir değerdir zaman denilen şey. Oysa alemi görmek için bir kum tanesinden ötekine yol almak gerekmeyecek, buna bağlı olarak herhangi bir neden-sonuç yasasına da ihtiyaç duyulmayacaktır.

    İşte bu aşırı öznel, aşırı göreci, duyguların ve çağrışımların serbest akışlarına bırakıldıkları bu aşırı kendiliğinden sürecin, analitiğin dünyasıyla girdiği çatışmaların ve geçtiği krizlerin en yoğun ifadeleri de sanatın alanında ortaya çıkıyor. Psikanaliz pratiğinin neden sık sık sanatın sularına girip çıktığı da burada biraz anlaşılıyor; çünkü düşle mit arasındaki yollar sanatsal ifade biçimlerinden ibarettir. Toplumsalın alanında kolay ifade bulamayan bilinçaltı zorlamalar, simgesel suretlerde sanat aracılığıyla varlık kazanıyor. Elbette bu varoluş toplumdan bağışık-bağımsız değildir. Zaten toplum yasasına çarpıp döndüğü yerden sanata yönelmiştir; dolayısıyla her sanatsal üretim, en soyut, en minimal, en kapalı-öznel olanları bile, bir yönüyle bir toplumun, bir geleneğin, konumuz bağlamında bir analitik biçimlenişin tasviridirler. Dolayısıyla aslında birincil süreç için bir anlamdan bahsedeceksek şayet, bu anlamın sanat dışında hiçbir dilde ifade bulamayacağını da söylememiz gerekecektir.

    Peki, nasıl oldu da bedensel-hayvani varoluşa, ‘birinci doğa’ya, ‘doğal durum’a daha yakın duran böylesi bir süreç, insanı hayvandan ayıran başlıca özelliklerden biri olduğu söylenen sanat faaliyetinin neredeyse yegane beşiği olup çıkıyor? Oysa tersine, tür olarak insanı ayrı koyan her özelliğin analitik zekaya yakıştırılması daha doğru olmaz mıydı? Burada da duygusal zeka ile analitik zeka arasındaki ayrımın, yine analitik bir kurgu olduğuna dair küçük bir ipucu buluyoruz. Evrimsel olarak sonra gelen, dolayısıyla hiyerarşik olarak da üstte duran analitik, nasıl oluyor da sanat gibi zihin-yoğun bir faaliyeti duygusal zekaya bırakabiliyor? Yoksa analitik zeka, mevcut dünya düzenlemesinde, siyasal stratejilerinde, savaş ve üretim araçları ile mega-mühendislik icatlarında sanatı bir başka yönden icra ettiği söylemekte haklı mıdır? Böyle bir düşünce akışı biraz daha ilerletildiğinde duygusal ve analitik zekaları karşıtlaştırma, en uç noktada büyüyle bilim, dinle felsefe arasında aşılmaz bir uçurum açmayla sonuçlanır, ki baştan beri bu ikiciliğin bir analitik düşünüş ürünü olduğu söyleyip duruyoruz. Dolayısıyla, bu ayrım bir önkabul olarak alındığı sürece, duygusal zekanın hakkını teslim etmenin, onu analitik aklın biçimlendirdiği bir dünyaya karşı eleştiri olarak kullanmanın da pek bir anlamı kalmıyor.

    ‘Batı’ ‘doğu’ ilişkisi

    Bugün New Age (Yeni Çağ) bu arayı kapatmanın bir çabasıdır. Taocu deyişleri çağdaş fizik kuramlarıyla bir araya getiren düşünüş, böylesi bir dünyanın olanağıdır. Batı felsefesinde bu iş, yeni de değildir. Söz konusu ayrımın konduğu ve duygu-akıl arasındaki makasın açılmaya başladığı dönemi şahsında somutlaştıran Descartes’ın çağdaşı Spinoza’nın tüm eseri, bu ayrım karşısında bir panzehir gibidir. “Etika”, geometrik tarz ve terimlerle düzenlenmiş bir ahlak risalesidir. Yani analitik görünümde bir duygu manifestosudur. Fransız matematikçi Pascal, ömrünü inançlı bir Hıristiyan olarak tamamlamadan önce felsefe tarihinin en önemli metinlerinden birini, Pensee’i kaleme almıştır. Yine ‘yaratıcı evrim’, ‘yaşam enerjisi’, ‘yaşamsal atılım’ gibi kavram ve kuramları düşünce tarihine kazandıran Fransız matematikçi Henri Bergson, fizikçi Albert Einstein’ın mektup arkadaşı, romancı Marcel Proust’nun ise akrabasıydı; fiziği edebiyata bağlayan felsefe adına çok güçlü bir sembolizm! Maddi-fiziki dünyanın kavranışını belleğin-hafızanın bir fonksiyonu olarak değerlendirmeye yönelen Bergson (bkz. Madde ve Bellek) ahlak üzerine de bir yapıt bırakmıştır ardında.

    20. Yüzyıl felsefecisi Wittgenstein ise, örneklerini verdiğimiz analitik-duygusal geçişliliğinin belki de en kayda değer düşünürlerinden biridir. Analitik felsefenin başlangıcı kabul edilen Viyana Çevresi’nden gelen Wittgenstein, İngiltere-Cambridge’daki hocalığı süresince de Bernardt Russell’la birlikte mantıkçı pozitivizmin en ileri isimlerinden biri olarak değerlendirildi. Mühendislik ve mimarlık pratikleri de olan Wittgenstein’ın kariyerinde, ‘Tractatus Logicus’ kitabıyla yaptığı ‘analitik’ zirvenin, Felsefi Soruşturmalar kitabıyla yaptığı ‘duygusal’ bir eleştirisi de yer alır. Dil oyunları, mecaz, anlam-bağlam bağdaşıklığı gibi alanlara yönelen Wittgenstein, bu alanda psikanalizin sorunlarıyla da tanışmıştır. Ki bu bir mantıkçı pozitivist için kabul edilemez bir sapma teşkil eder.

    Batıdan verilen bu örneklere Doğudan birer eşdeğer bulmaya gerek yok. Zira doğu düşüncesi, analitik-duygusal ayrımına karşı, genelde bir direnç halindedir ve dünyanın bütünlüklü kavranıp karşılanışı, Doğu ilimlerinin hemen hepsinde bir ilke değerindedir. Bu arada, söylemeye gerek yok, Çin Taosu, Avrupa fiziğiyle kucaklaşmadan önce Ortadoğu tasavvufuyla kaynaşmıştı. Gene Ortadoğu tasavvufu, Batılı muadillerini bulmadan önce Mezopotamya ve Kuzey Afrika matematikçi ve fizyologlarıyla tanışıktı. Söz konusu matematikçi ve fizyologlar ise, çalışmaları Batıya taşırılmadan önce, Antik Yunan filozoflarıyla tartışıyorlardı.

    Velhasıl, bugün üzerinden kıyametler koparılan ayrımlar, vaktiyle tanınmadıkları gibi, son yüzyıl bunları aşma çabalarının da en ilginç ve etkili örnekleriyle doludur."
                                                                                                      Berceste XWEZA
  • 0
    Temmuz 28 düzenlendi

    Erkek egemen dünyası çöküyor

    (...)

                                                                                                       

      Ali Şeriati’nin belirlemesi oldukça isabetlidir: İnsanlığın temelini oluşturan en büyük insani değerler, reddedebilme ve isyan edebilme özellikleridir. Bulunduğu her yerde haksızlığa karşı mücadele etmek bir insanın en yüce meziyetidir. Meleklerin önünde secdeye vardığı insan, bu yetilerini yitirmemiş olan insandır. Adem’in yaradılış öyküsü de özünde bu gerçeği anlatır. İnsan zalime ve zalimin zulmüne isyan eder. İsyansız bilgiye, bilgisiz eyleme, eylemsiz özgürlüğe ulaşılamaz. Bu meziyetler ortada yoksa insan da kayıptır. Zalime ve zulmüne isyan insanlaştırırken, zalime ortak olmak ve zulmüne alkış çalmak hayvanlaştırır, Tanrı ile aynı cinsten olan insanı lağım çukuruna düşürür. Uygarlık yaşamı ve kapitalist modern yaşam, insanın içinde debelendiği bir lağım çukurudur. Hakikat yitimi tam da bu yaşam tarzının egemenliğiyle bağlantılıdır.

      Hakikat yitimi insanın yitimidir. Hakikati aramak insanı aramak, doğru insana varmaktır. Haksızlığa başkaldırıp hakikat arayışına çıkan insan için temel sorun, doğruyu nerede arayacağıdır. Günümüz insanının yüzü sürekli dışarıya dönük olduğu için hakikat diye bir derdi, dolayısıyla gerçek anlamda bir arayışı da yoktur. Bu bir metalaşma halidir, mallaşmaktır. Metalaşmak elden çıkarılmayı, yani satılmak üzere pazara sürülmeyi gerektirir. Pazar yeri sadece bir alım-satım yeri değildir, aynı zamanda her an bir şeylerin kurban edildiği bir mekandır. Metalaşanın arayışı bu mekanın sınırları içindedir. Pazarda her şey göze hitap eder, zevk ya da haz duymaya çağırır. Metalaşan, şehevi bir arzuyla kendisine zevk veren şeylere yönelir ve karşılığında tüm insani değerleri kurban eder. İğrenç heveslerin bedeli, insanlıktan büsbütün soyunmak olur.

      Oysa bilgeler, “Her ne arar isen kendinde ara” derler; bunun için de insanı kendi güdülerinin peşine takılmaya değil, nefsiyle savaşmaya davet ederler. Bu nedenle hak arayan ve hakikatin peşine düşen insanın yüzü her daim kendine dönüktür. Yol dışarıda değil içtedir. Kişinin çıktığı hakikat yolculuğu kendi derinliklerine doğrudur. Derinlik, toplumsal insanın tarihsel boyutuyla ilgilidir. Tarih köktür, hafızadır, zihniyettir, bilinçtir, ahlak ve vicdandır. Derinliğe inmek, insanı insan yapan bu soylu değerleri kendinde bulmak ve bunlarla yoğrularak kendini yeniden var kılmaktır. Ölmeden önce ölmeyen bunu başaramaz; kapitalist modernitenin güdüselliğin tutsağı kıldığı kişiliğini öldürmeyen kimse, hak ve hakikat yoluna giremez. Daha da ötesi, ahlaklı ve vicdanlı olmaktan söz edemez. 'Modernizm' ahlaksızlık ve vicdansızlıktır.

      Bir erkekler dünyasında yaşıyoruz. Aşağılık, rezil, kepaze, ahlaksız, vicdansız ve insansız bir dünyadır bu. Hakikat yitimi, insanlığı kıyım kıyım doğrayan bu dünyanın hükümranlığının ifadesidir. Erkeğin egemenliği yalanın, yanlışın ve sahtekarlığın egemenliğidir. Erkek egemen toplumun yükselişinin karşı kutbunda düşüş vardır. Düşen veya düşürülenler, düşüş öncesinde hakikati temsil edenlerdir. Düşüş ile hakikatten kopuş aynı şeylerdir. Bu egemenlik altında, düşmek demek sürüleşmek demektir. Sürüleşen kolay yönetilir; tuz verilmişken, çobanı dinleyip su içmeden dereyi geçen kara koyun misali, efendisinin isterlerine uygun davranır. Bu durum korkunç bir zihniyet kaybına tekabül eder. Bilge İnsan'ın deyişiyle, ezilenlerin en lanetli duruma düşme anıdır bu; müstebitin istibdadını onaylamasıdır. Zihniyet tekelciliği olarak erkek aklı, sürüleştirmek istediği ezilenlerin akli melekelerini köreltir. Sürüleştiren akıl, akıldan yoksun, alık ve uysal köleler üretir.

      Erkek dünyası terör dünyasıdır. Egemen erkek dünyası demiyorum, erkek dünyası diyorum. Çünkü dünyamızda egemenlik tutkusundan uzak ve iktidar şerbeti içip onunla sarhoş olmamış tek bir erkek bile kalmamıştır. Bireycilik ve bencillik erkeğin iktidarına eklemlenmenin ifadesidir, küçük birer nemrut olmayı düşlemektir. Bir kez iktidar çarkının dişleri arasına girdi mi, kişi köle dahi olsa bireycileşip benliğinin tutsağı haline gelir. Sınıflaşmanın insanlıktan düşmekle özdeş olması bu nedenledir. İnsan kalmak, sınıflaşmaya karşı direnmekle eşanlamlıdır. Sınıflara bölünmüş toplum, parçalanmış ve kendisi olmaktan çıkmış toplumdur. Sınıflaşmak, iktidar terörüne bulaşmaktır. Evliyalar ve bilgelerin toplumdan kaçıp inzivayı seçmelerinin nedeni de budur. Onlar için en büyük sultanlık bir sultana muhtaç olmamak, hakim veya mahkum olmadan yaşamaktır. Çünkü hakim ve mahkum aynı sistematiğin iki karşıt ucudur, birbirini tamamlar.

      İktidar baştan çıkarıcıdır. Sahip olan için cennetin kapılarını açtırırken, yoksun kalana cehennemin yolunu gösterir. Sahip olanı binbir gece masallarınınkine layık bir hayatla ödüllendirirken, yoksun kalanı çamurların içinde süründürür. Tanrısı paradır, ibadet biçimi daha fazla biriktirmektir. Biriktirmek hırsızlıktır, toplumdan çalmaktır. Dolayısıyla erkek dünyası hırsızların dünyasıdır. Erkek, hukuk ve kanun gücünde kararnamelerle bu hırsızlığı meşrulaştırır; Erdoğan gibi pespaye bir haramiyi iktidar piramidinin en tepesine çıkarır. İktidar zemini ‘doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar’ yeme zeminidir. Çarkın dişlileri arasına alınıp da en altta kalanlara ise, zengin sofrasının kırıntılarından bir pay sunulur. Bunlara, “Erdoğan hırsızdır” deyin, size çıkışıp “Olsun, yerken yediriyor ya, ona bak” derler. Müstebiti onaylamak budur.

      Pir Sultan Abdal’ı hatırlıyorum. Pir Sultan, mükellef bir sofra kurup kendisini yemeğe davet eden Hızır Paşaya, köpeğini göstererek, “Bu it bile senin sofrandakilere dilini sürmez” demişti. Mevlana için de benzer bir olay anlatılır. Konya’nın tanınmış zenginlerinden biri ziyaretine geldiğinde, kendisine görünmek istemeyen Mevlana, tuvalete çekilir. Uzun süre orada kalır. Evdeki biri tuvalete bakınca, Mevlana’yı ayakta bekler halde görür ve nedenini sorar. Mevlana, “Buradaki bu kokuyu içine çekmek, zenginin sohbetine ortak olmaktan evladır” diye cevap verir. Mevlana’yı sahiplenip de en hızlı köşe dönen erkek olan Erdoğan’a şakşakçılık yapanlara ithaf olunur! Ne yazık ki, bunların Mevlana’dan öğrendiği, ‘ne olursan ol’ ile başlayan ve ‘yine de gel’ ile biten cümledir. Bu cümleyi ister harami ol ister katil, ister firavun ol ister adi bir köle, ister tecavüzcü ol ister kendini sat, ister hakim ol ister mahkum, ne olursan ol, yine de gel, Reis’e şerik ol diye okurlar.

      Nemrutlar ve firavunların bir ihtişamı vardı. Çünkü kendi dönemlerinde iktidarlaşan erkeği temsil ediyorlardı. Erkek hala yükselişteydi. Oysa günümüz nemrutları ve firavunları Caligula ile Neron’u bile mumla aratıyorlar. Caligula ve Neron sapık ve sapkın eylemleriyle bilinirler. Neron sadece Roma’yı yakmakla yetinmişti. Oysa Trump, Putin ve Erdoğan gibi günümüz Neronları, yerküreyi ateşe verecek güçleri bulunduğunu haykırarak insanlığı tehdit ediyorlar. Yeni bir nükleer imha silahı buldu diye, Putin, kendisini hafife alan öteki hegemonlara, “Artık beni dinleyeceksiniz” diye efeleniyor. Erkek aklının varabileceği son noktadır bu, ötesi yoktur. Son nokta deliliktir. Erkekliğin tükenişidir bu, erkek hegemonyasının yıkılışıdır. Yaşanan, tıpkı Roma’nın yıkılışına benzer bir yıkılma sürecidir. Yıkılmakta olan aynı zamanda merkezi hegemonik uygarlık sistemidir. Yeni bir uygarlığın, demokratik uygarlığın şafağı çoktan sökmüştür.

    (...)



                                                                                                                  A.H.K.
  • 0

    (Okuyucuya not: Lütfen başlık ve makalenin uzunluğu bizi korkutmasın. Makale içeriğinin hepimizi ilgilendirebileceğini düşündüğümden buraya almayı uygun gördüm.) 

    Sosyal Bilimcinin Çalışma Disiplini Üzerine

    Rus besteci Çaykovski, bir mektubunda kendi çalışma disiplini üzerine şöyle yazmış:

    Daima çalışmalıyız. Kendine saygısı olan bir sanatçı ‘havamda değilim’ diyerek ellerini kavuşturup oturamaz. Havaya girmek için çabalamak yerine ilham gelsin diye beklersek, çabucak miskinleşir ve hissizleşiriz. Sabırlı olmalıyız ve ilhamın yalnızca gönülsüzlüklerine gem vurmasını bilenlere geleceğine inanmalıyız.

    Çaykovski’nin bahsettiği bu ertelemecilik yalnızca sanatçılara özgü değil. Sosyal bilimcilerde sık görüldüğünü düşündüğüm çok okuyup yalnızca havasında olduğu zaman yazma probleminin kaynağına işaret ediyor Çaykovski.

    Lisans öğrencileri ödevlerini son dakikada yazmaya başlıyor; yüksek lisans ve doktoradakiler için tez süreci, uzun okumaların yapıldığı cennet ile tezin -maalesef- yazılması gerektiği cehennem arasında savrularak geçiyor. Öyle ki bu kesimler arasında “Doktora öğrencisine tezin nasıl gidiyor diye sorulmaz!” şakalaşmaları doğmuş.

    Hayatını kazanmak için tam zamanlı çalışmaya mecbur olan öğrenciler bir kenara, sosyal bilimcilerin üretmek yerine okumayı çok daha eğlenceli ve tercih edilesi bulduğuna şüphe yok.

    Düzenin üniversiteleri, bir sosyal bilimler bölümüne yerleşen genç aydın adayının üzerine yüzlerce kitap ve binlerce sayfa boca ediyor. Ama bunca bilgi arasında belki de en temel bilgi olan bir aydının disiplinli bir şekilde üretmeyi nasıl sürdürebileceğine dair neredeyse hiçbir şey yok.

    Gerçekten de, sosyal bilimlerde disiplinli bir çalışma nasıl olur?

    “Daha fazla okumalıyım.”
    Çoğumuzun beynini kemiren kurt bu. Okunan her kitap sorularımıza yanıt vermek yerine aklımıza yenilerini sokuyor. Her yıl yüzlerce yeni kitap yayımlanıyor. Elbette, daha fazla okuyalım. Ama okumak sorunlara çözüm üretmeyi bırakıp sorunun kendisi haline geliyorsa cesur olup söyleyelim:

    Yazmamız gerekenden az yazıyoruz.
    Okuma ve yazma süreçlerini birbirinden kesin çizgilerle bir şekilde ayırıyoruz.
    Bu yazıyı okuyanlar arasında “Uğraştığım konuda yazılmış her şeyi iyice okumadan yazmaya başlayamam” diye düşünenlerin çoğunlukta olduğuna eminim. Önce dağ gibi kitapları masamızın üzerine yığmalı, bunları altını çize çize okumalı ve ancak tezi/makaleyi/yazıyı teslim etmemiz gereken tarihe çok az bir zaman kala (o da canımız isterse) yazmaya başlamalıyız.

    Her sosyal bilim öğrencisine defalarca sorun yaşatmış olduğuna emin olduğum bu “yöntem” bir tercih değil, belirli bir düşünce ve yaşam tarzının bizi mahkum ettiği bir hastalık.

    Benim önerim bir çalışmaya okuyarak değil yazarak başlamak. Çünkü yazmak, asıl vurgulanması gereken noktaları, bizdeki bilgi boşluklarını ve tutarsız fikirleri açıkça ortaya koyan en güvenilir araç. Eğer yazma işini sona bırakırsanız, yazmanın size sağlayacağı derin ve tutarlı düşünme imkanını tepmiş olursunuz.

    Okumak ve yazmak işleri arasında doğrusal değil, diyalektik bir ilişki vardır. Okuduğunuz şeyler yazdıklarınızı belirlediği gibi, yazdıklarınız da neyi okumanız gerektiği konusunda size yol gösterir.

    Dahası rahat ve akıcı yazma yeteneğini kazanmanın tek yolu uzun uzun okumalar yapmak değil, klavyenin başında geçirilen uzun ve sancılı yazma süreçlerini deneyimlemektir. Eğer yazarak geçirmeniz gereken zamanı kitap sayfaları içinde yüzerek geçirdiyseniz, geliştiremediğiniz yazı tekniğiniz zor zamanlarınızda size el uzatmaz.

    Yazmak Öğrenmenin de Temeli, Bkz: Karl Marx
    Andrew Northedge’in yazdığı, İyi Çalışma Rehberi [The Good Study Guide] isimli bir kitap var. Kendi çalışma disiplinimi nasıl sağlayacağım üzerine düşünürken karşıma çıkmış ve kimi bakımlardan fayda sağlamıştı. Bu kitapta Northedge öğrenmeyi şöyle tanımlıyor: “Yeni fikirler anlaşıldığında, bu fikirler başka fikirlerle ilişkilendirildiğinde ve bu fikirleri kendi sözlerimizi söylemek için kullanabilir olduğumuzda öğrenmişiz demektir.”

    Demek ki öğrenmeyi basit bir ezberleme olarak görmemeli.

    Ezberlenmiş düşünce, onu oluşturan diğer düşüncelerden yalıtık bir halde havada asılı durur.
    Öğrenme ise diyalektiktir: Belirli bir bilgiyi mümkün kılan diğer fikirleri ve bunlar arasındaki ilişkileri öğrenmeyi de kapsar.
    Ama Northedge’in öğrenme tanımının bir boyutu daha var: “Kendi sözlerimizi söylemek için kullanabilir olmak”. Demek ki öğrenmek pasif bir tüketim/okuma eylemi değil, öğrenmek için üretebilir/yazabilir hale gelmek de gerekiyor. Yazabilir hale geldiğimizi göstermenin ise tek yolu var: Yazmak.

    Sadece okumayı değil, okuduklarımızı kendi bakış açımızla, araştırma konumuzla ilişkilendirerek yazmayı alışkanlık haline getirmeli. Bir örnek verelim: Karl Marx.

    Onun sonradan Artı Değer Teorileri başlığıyla yayımlanan notları, onun da böyle bir çalışma yöntemi benimsediğini gösteriyor. ADT’ye bakınca görüyoruz ki, aksakallı dede okuduğu metinler ile sürekli tartışmış ve bu tartışmaları yazılı olarak yapmış. O sırada okuduğu kişi Adam Smith ya da Pellegrino Rossi ise, ondan yaptığı bir alıntının ardından uzun uzun bu yazarla atışmış, ondan işine yarayan kısmı -berbat bir elyazısıyla- almış, yanlış bulduğu kısımları diyalektik bir eleştiri sürecine tabi tutmuş.


    Marx’ın yöntemini al, el yazısını alma sosyal bilimci.

    Kısacası Marx ustası olduğu diyalektiği öğrenirken de işletmiş. Hiçbir bilgiyi kağıda yazıldığı haliyle, olduğu gibi öğrenmemiş. Onu almış, kendi bilgisini katarak yeniden yazmış, dönüştürmüş. Kapital’de düşüncelerini tüm açıklığıyla ortaya koymadan evvel bu konuda uzun uzun ve kendi için yazmış.

    Demek ki, satırların üzerini çizmek ya da cümle cümle bir başka yere aktarmak iyi bir öğrenme yöntemi değil. Marx’ın da anlayıp kendi yaşantısında uyguladığı gibi öğrenmek ve eleştirmek arasında bir uçurum yok. Eleştirdikçe öğreniyoruz. Marx’ın işine yaramışsa biz neden kullanmayalım?

    Üretkenliğin Anahtarı: İyi Planlama
    Her konu içinde çözülmeyi bekleyen bir grup çelişki barındırır. Sosyal bilimci açısından konunun bildiği, bilmediği yanları vardır; bazı kaynaklara ulaşım onun için kolay ya da zordur. Konuyu tüm yönleriyle ele almaya yetecek kadar zamanı yoktur. Ve mümkünse bilgisayarın başına son teslim tarihinden 5 saat önce oturmak istemiyordur.

    Northedge yukarıda bahsettiğim kitabında, bir kere belirli bir konu üzerine çalışmaya karar verdikten sonra,

    • Çalışmamın hangi kısımları daha büyük bir zorluğa sahip?

    diye sormak faydalı olabilir diyor. Çünkü sınırlı olan zamanı kolay ve zaten bildiğimiz meseleler üzerine araştırma yaparak ya da okuyarak geçirmenin bir anlamı yok. Bu basit sorunun işlevi bizim önümüzdeki temel engelleri ortaya çıkarmak.

    Fakat bazı şeylerin zor olması, onların önemli olduğu anlamına gelmez. Araştırmasına başlayan kişi:

    • Hangi kısımlarını bitirmek daha önemli?

    sorusunu da kendine sorsa ve bunu yanıtlasa iyi olur diyor Northedge. Her yerde diyalektik: Yazdığımız makalede ya da tezde tali meselelerle uğraşarak zaman kaybetmeye gerek yok. Bunlar metnin ana gövdesi oluştuktan sonra kalan zamanda halledilebilecek şeyler.

    Bir kere bu sorular yanıtlandığında,

    • Çalışma içindeki farklı farklı görevler hangi sırayla tamamlanacak?

    diye sorup kısa ve uzun vadeli planlamaya geçmekte yarar var. En başta bahsettiğim sosyal bilimci tipinin sormayı hiç sevmediği bir sorudur bu. Genellikle onların programındaki tek tarih makalenin ya da yazının bitirilmesi gereken günün tarihidir. Ne kötü onlara ki, olasılıkla teslim tarihinden bir gece önce panik halde bilgisayarın başına geçer ve yazmaya çalışırlar.

    Çalışma programı bu kadar gevşek olursa gecikmeler, ertelemeler, uzatmalar kaçınılmaz olur. “Daha çok okumalısın” diyip duran Bibliyo-Şeytan kanımıza girerse yazma işini de son ana bırakırız. Bu kadar gevşek bir çalışma programı kendi sınırlarımızı zorlama imkânı tanımaz bize.

    Northedge’in planlama önerisi şöyle:

    • Tüm çalışmayı onu oluşturan daha ufak bileşenlerine ayırın,
    • Bir takvim hazırlayın ve her gün hangi işlerin yapılacağını belirleyin,
    • Bir çalışmanın kısa ve uzun vadeli tüm aşamaları için günlük, haftalık ve aylık son tarihler (deadline) belirleyin ve bunlara sadık kalmak için uğraşın.

    Üstelik planlama bir kerelik bir iş değil. Çalışma boyunca planları yenilemek, zorlukların ve önceliklerin yeniden düşünülüp değerlendirilmesi, hatta planın baştan yapılması gereken durumlara da hazırlıklı olmak gerekir.

    Bunların kararını vermek zor, fakat gerekli gibi geliyor bana. Devrimci jargonla konuşacak olursam, plan yapmamak ya da planlar değiştiğinde yenisini yapmaya üşenmek, bize düzenin sunduğu nesnelliğe teslim olmak demektir. İradeyi elden bırakmak ve işleri belirleyen olmak yerine, onlar tarafından belirlenmeyi kabul etmek anlamına gelir. Dünyayı değiştirme iradesinden vazgeçmek olur bu. Hele ki kendisini halkının mücadelesine adamaya karar vermiş bir sosyal bilimci için affedilmez bir hata.

    Northedge, böylesi plansız bir çalışmanın zararını şöyle anlatıyor:

    Eğer çalışmalarınızla etkin bir şekilde bütünleşemezseniz, eğer bölük pörçük, iyi odaklanmadığınız faaliyetlerle zaman tüketirseniz, o zaman çalışmak sizde bıkkınlık ve hayal kırıklığı yaratır, özgüveninizi azaltır.

    Disiplinli Çalışma Araştırma Coşkusunu Besler
    Northedge’den öğrendiğim ve yüksek lisans tezimi yazarken çok yararlandığım bir yöntem de “araştırma günlüğü” tutmaktı. Bu günlük benim çalışmalarımı derleyip toparladı. Bu araştırma günlüğündeki hedeflere her zaman sadık kaldığım söylenemez, ama en azından şu soruları sık sık kendime sormuş olmanın faydasını gördüm:

    • Araştırmalarımdan bugün neler öğrendim?
    • Aklıma hangi yeni fikirler geldi?
    • Tam olarak neler içime sinmedi?
    • Nelerin üzerine gitmeli?
    • Sırada ne var?

    Bu sorular çalışmam üzerine düşünmemi ve özeleştirel olmamı sağladı. Ayrıca günbegün biriken notlarıma bakarak kendi düşüncelerimin nasıl gelişip olgunlaştığını bu sayede görebildim. Defteri tutmaya başladıktan aylar sonra, daha tezi yazmaya girişmeden fark ettim ki elimde sayfalar dolusu iyi not birikmiş.

    Bir araştırma günlüğü tutup, iyi bir plan yaptığınızda, bir sonraki adımda yapılması gerekenler iyice ortaya çıkıyor. Aksi takdirde yapmanız gereken şeyler kafanızda sınırları belirsiz, şekilsiz bir yığın olarak dolaşmaya devam ediyor.

    Northedge böyle durumlarda oluşan bıkkınlık duygusunu şöyle açıklamış:

    Bir belirsizlik denizinde sürükleniyormuş olma duygusu, sizi dikkat dağınıklığının kıyılarına çeker. Okuduğunuz metni anlamadığınızda ya da ne yapmaya çalıştığınızdan tam emin değilseniz, rahatsız ve huzursuz hissedersiniz… Belirsizlikten kaçınma duygusu çok güçlüdür. İşte bu nedenle de çalışmanıza anlam ve şekil veren belirli görevler tespit etmek önemlidir.

    Demek ki neyi neden okuduğunuzu bilmeden yaptığınız rastgele okumalar, size bir şey öğretmek bir kenara, coşkunuzu kıran ve bıkkınlığınızı arttıran bir işlev görüyor. Araştırma günlüğüne sürekli yazmak, üzerinde çalıştığınız konunun konturlarının belirlenmesi, neyi hangi amaçla okuduğunuzu size göstermesi açısından da önemli.

    Bununla ilişkili olarak, çalışma boyunca en önemli noktalardan biri de, insanın coşkusunu yüksek tutmayı başarması. Coşku, tüm devrimci eylemlerin kaynağında olmalı, buna düşünme ve yazma da dahil. Hiçbirimiz makine değiliz ve bu nedenle çalışmanın önüne dikilen bıkkınlık, heyecan yitimi ve sıradanlaşma engellerini aşma yollarını da bilmemiz gerekir.

    İlgisiz gibi görünse de, coşkunun yitirilmesinin temelde sınıfsal bir temeli vardır ve aydının mücadeleyle olan bağının zayıflaması, değişim umudunun azalması, burjuva ideolojisinin etkisi altına girmesiyle ilgili bir şeydir.

    Ancak gündelik çalışma sırasında yaşanan kimi küçük bıkkınlık ve sıkıntı duygularının çok daha basit sebepleri olabilir. Bu sorunları aşmak için herkesin aklına gelebilecek basit yöntemler öneriyor Northedge:

    • Çalışmayı ufak görevlere bölmek ve aşama aşama bunları tamamlamak. [Yine planlama]
    • Eğer etkin okuma yapılmıyorsa, bütün okuma süreçleri bir süre sonra sıkıcı hale gelir. Bu nedenle kitabın kenarına ya da başka bir yere notlar alarak, bu notları yapılan araştırmayla ilişkilendirerek okumak gerekir. [Yine yazma]
    • Bir oturuşta verimli olarak çalışılabilecek zaman miktarı sınırlıdır. Bu nedenle çalışmayı sürekli olarak molalarla bölmek gerekir.
    • Bazen başka bir yere oturmak, daha zevkli başka bir göreve geçmek ya da daha ilgi çekici bir yere odaklanmak da coşkuyu sağlam tutmayı sağlar. Demek ki planlama yaparken, böyle anlarda üzerinde çalışılabilecek, çok da ağır bir düşünce emeği gerektirmeyen işleri de not almak faydalı olabilir.

    Düzenli Bir Arşivin Önemi
    “Nihayetinde önemli olan ne kadar hatırladığınız değil, ihtiyacınız olduğunda elinizin altında kullanıma hazır ne kadar malzeme biriktirdiğinizdir” diyor Northedge. Çalışmanın önemli bir boyutuna dikkat çekiyor: Kişisel arşiv.

    Burada benim iki yanlış dikkatimi çekiyor:

    • Altını çizerek okuma alışkanlığı. Belki de bir sosyal bilimcinin başına gelebilecek en kötü şey. Bütün öğrendiklerimiz kitap sayfalarının üstünde, yüzlerce altı çizili ve sınıflandırılmamış bilgi olarak kalıyor.
    • Alınan notlar dağınık halde bir klasörün, bir çekmecenin içinde son yolculuğuna uğurlanıyor.

    Amaç çok yazmak değil de, çok okumak olunca kişisel arşiv önemsenmez. Not alma, bunları sınıflama ve gelecekte kullanmak için hazır hale getirmek yerine, kitaplar okunup altı çizili bir halde bir kenara atılır. Tek güvendiğimiz şey hafızamızdır ve o da kısa süre içerisinde bize ihanet eder.

    Sorun sorunu yaratır: Notlarımız dağınık bir haldeyse, hangi çözümlemenin hangi kitabın kaçıncı sayfasında olduğunu unutmuşsak ya da zamanında iki düşünce arasında kurduğumuz bağlantıyı artık hatırlamıyorsak can sıkıntısı ve boşunalık hissi başlar. Geri dönüp de bu notları bulmanın bir eziyet olduğu fikrine kapılırız. Sonuçta bunlara geri dönüp bakmayız ve geçmişte yaptığımız çalışma, okuduğumuz metinlerden öğrendiklerimiz çöpe gider.

    Herkesin süreç içerisinde kendini rahat hissettiği bir not alma sistemi bulduğu kesin. Northedge bu amaçla Cornell Sistemi denilen not tutma sistemini öneriyor. Bu sistem, üzerine not alınacak her kağıdın şöyle bölümlenmesini öneriyor:



    Sayfa dört bölüme ayrılıyor: En üstte kitabın ya da dersin adı, solda okuduklarımızı bizde çağrışımlar yaratacak şekilde özetleyen kavramlar, sağda okunanlarla ilişkili notlarımız ve en alta da olabildiğince kısa bir özet.

    Ben bunun yerine üç farklı işaretten oluşan daha basit bir not tutma sistemi kullanıyorum. Önemli olan ihtiyacın tespit edilmesi herhalde.

    Yaptığımız çalışmaları sınıflandırmaya emek harcamak, onlardan gelecekte de yararlanmayı mümkün kılar. Disiplin mutlaka geri öder. Geçmişte öğrendiklerimize istediğimiz zaman ulaşabileceğimizi bilmek, üretim sürecini rahatlatır.

    Ben bu arşivleme için uzun süre Microsoft’un One Note uygulamasını kullandım. Ancak daha sonra Evernote denilen bir başka uygulama, bütün bilgisayarlarımda otomatik olarak güncelleme yapma, notlarımı farklı klasörlerde istifleme ve etiketleme imkânını sununca ona yöneldim.

    İdeolojik Mücadele ve Bilimsel Üretim: Bitmeyen Kavga
    2003 yılında başladığım sosyal bilim öğrenciliğinde 11 yılı doldurmuşum. Bu süre içerisinde çalışma disiplinine dair benim öğrendiğim çok kıymetli bir şey var:

    Sosyal bilimci, mühendis ya da bir sanatçı, ne olursa olsun, onurlu bir aydın eğer faşizme karşı mücadelesinde halkının yanında saf tutup, onun için üretmeyi hedeflemişse benimsemesi gereken disiplin, esasında örgütlü mücadele disiplinden hiç de farklı değil.

    Onurlu aydının stratejik bir hedefi olacak, bu hedefe ulaşmak için planlı ve disiplinli bir şekilde çalışacak, kendiyle ve düşmanıyla sürekli mücadele içinde planını da disiplinini de gözden geçirerek mükemmelleştirecek, üretme ve öğrenme sürecinin herhangi bir döneminde karşısına çıkacak zorluklar karşısında yılmayacak ve bunlara çözüm arayıp bulacak.

    Gerisi hayat!
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .