BAŞLIKSIZ (DÜŞÜNMEMEKTE DÜŞÜNMEKTİR)

1
Kasım 2017 düzenlendi kategorisi Sözlük Hakkında
      
      Ne zamandır şimdi açmaya çalışacağım konuya değinmek istiyordum. Doğrusu biraz da sitemkarca bir yorum olacağından -kendime ve bize- "başlıksız" ibaresinde ısrarcıydım yazmaya başlarken, ama sonra, asıl metnin içeriksel bağı tartışılmaz olarak paylaşıma çağrı yaptığından, daha en baştan katkıda bulunacak yoldaşların duyularına hitap etmeyi seçtim ve gördüğünüz ek başlık doğmuş oldu. Umarım -sözlüğümüzün anlam ve değerine atıfla söylüyorum- 'başlıksız'lığı hak eden bir bakışım ve değerlendirmem olur. :) Ne kadar uzatırım bilmiyorum; şimdiden okurken size sabırlar diliyorum. :)
           İşte söylüyorum; kahretsin, düşünmemekte düşünmektir. Bunu bilmeyen, bunu anlamayan var mı? Hiç düşünmemeyi düşündünüz mü? Hiç düşünmeme deneyiniz oldu mu? Peki 'başardınız' mı? Bir an düşünmemeyi diyorum, bir öncelik, sonralık yada gereklilik-gereksizlik boyutlarıyla demiyorum. Düşüncesizlik de demiyorum. Kaldı ki 'düşüncesizlik' de yok hükmündedir. Düşüncesizlik anın, durumun vs'nin kendisine binaen 'tarafımızca belirlenmiş bir anlamsal içerik' basamağına-derecesine vs'ine tekabul ediyor. Yani deneyimleyemediğimiz bir şeyi anlamlandıramayacağımızdan bahsediyorum. Peki anlamlandırdığımız yada anlamlandıramadığımız nedir? Tanrıça aşkına! Şimdi anlam sorunsallığının felsefik delhizlerine girmeyelim. Hiçliğin teorisini yapmış beyefendiler! Artık siz 'başlıksız' metaforuyla 'düşünmemekte düşünmektir' bağlamıyla ne demek istediğimi bir düşünün, derim. Burada hangi felsefik bakışın sergileneceğinden çok, düşünmemenin mümkünatı, olasılığı, olabilirliği var mı yok mu, onun irdelenmesinin taraftarıyım...
           Şuan düşüncenin ne olduğu, ne olmadığı ile ilgilenmiyoruz. Düşüncelerimizin nereden geldiğiyle de ilgilenmiyoruz. Öyle görülüyor ki kuantum fiziğinin verilerinden doğan kuantum felsefesi -ki bu felsefe öncülerini beklemektedir ve bence kadın filozoflar bunu yapacaktır- düşüncenin kendisine dair şimdiye kadar bildiklerimizi sil baştan ele almamızı sağlayacaktır. Ne demek istediğimi pek de uzak olmayan bir bağlamla, bize de indirgeyerek bir şiirle ifade edeyim: 
                            
                                                                     (....................................)

(:............)

Ah, yoldaşım!?

Ne mi demek istiyorum?

Kurtul geçmişin yüklerinden

Endişelerini bırak yarının

Günün acısı yeter

Kendini bulmana…

Demeyeceğim…

Gençsin her daim

Geleceksin

Ferah tut yüreğini yoldaşım

Onu da demeyeceğim.

Elin örttüğü bir yüzsün

Parça parça ettiği bir bütünsün

Dalga dalga kırdığı bir teksin

Diyeceğim amma

Ne önemi var kimin ne dediğinin

An'ın gerçekliği'nde değil mi zaman

Ve en muhteşem yaşam

Tanrıça’yı kendi deneyiminde görmek değil mi?

Yoldaşım An'nın Gerçekliği'nde

ışığın yüzün sesin

Parça parça tuttuğunda

ve dalga dalga bıraktığında beni

Nazikçe bir kenara al kendini

Olan olmadı daha önce hiç

Deneyimlenmedi

Ne bende

Ne sende…

                    

                  'Düşünmemekte düşünmektir' belirlemesi daha önce rastladığım bir belirleme değil. Belki benzer çağrışımlar ve vurgularla dolu metinler olabilir ve okumuş da olabilirim, ama hafızam eğer beni yanıltmıyorsa böyle bir belirlemeyi daha önce görmüş değilim. Ola ki yapılmış ve var olsun. Bana düşen sözlüğümüzün formatına katkıdır. Özündeyse gündemimize taşımaya çalışmaktır. Ola ki sessizliğimizi bozmaya, edilgenliğimizi bırakmaya, pasifliğimizi kırmaya, kendimizi 'başlıksız' bırakmamaya, sözlüğümüzün kendisine ait dünyasını zenginleştirmeye vesile olsun. Çünkü görülüyor ki, biz, kendimiz için düşünmemeyi seçiyoruz. Biz farkına varmadan kendimiz için düşünmemeyi deneyimliyoruz. Bunun bilinçli olmadığı aşikar, çünkü eğer bilinçli bir seçim olsaydı, düşünmemeyi deneyimlemenin verileri vs'i olur ve biz yaşam ve ilişkilerimize ne tür katkısı olduğunu, olabileceğini görmüş olurduk. En azından sözlüğümüzde yeni başlıklar yada başlıklara yeni yorumlar görürdük, değil mi? Görmüyoruz. Gördüğümüz seçeneksizliğin bize rağmen seçimi. Seçimimiz olmayan bir savrulma, dağılma. Gördüğümüz, eril sistemin payandası olamaya devam ettiğimiz. Sözlüğümüze gerek bilgi, gerekse düşünce, yorum vs yapacak zamanı vermememiz, zaman yaratmamamız...

                  Şimdi kimse çıkıp demesin, bilmem sözlüğün şusu, busu eksik. Şundan, bundan olmuyor demesin. Yada başka bir gerekçe, mazeret belirtmesin. Eksiklik her durumda bakidir. Kaldı ki 'eksiklik varsa, tamamla' derler insana. Öyle iddia sahibi yada görevli olmayı gerektiren bir durumla da karşı karşıya değiliz. Katkıdan, katılımdan bahsediyoruz. Evet, mevcudun lağedilmesinde iddialı, inançlı, sabırlı olmalıyız, ama burada konu/bağlam, her birimizin kendi an gerçekliğinde sözlüğe gereken anlam ve değerde zaman ayırmama, 'kendi zamanından' sözlüğe zaman vermeme, 'fedakarlıkta' bulunmamadır. Yani sözlük için, yani kendimiz için 'düşünmememiz', düşünce üretmememizdir. Düşünce üretmemiz demek, düşünmüyoruz demek değildir; peki ne düşünüyoruz? 'Düşünmemekte düşünmektir' belirlemesinin merkezine işte bu can alıcı soru yer alır. Sorgulamayı bu sorudan başlatmak gerekir. Çünkü söylendiği gibi, her ne düşünüyorsak az-çok oyuz ve aşağı yukarı onu yaşıyoruz. Peki ne yaşıyoruz? Düşünce ile yaşam arasındaki birlik ve karşıtlığın elverdiği oranda diyorum, ne yaşıyoruz? Bu soru da hayatidir; çünkü hemen ertesinde nasıl yaşadığımız nasıl düşündüğümüz de açıklayacaktır... Bu iki sorunun cevabı sözlüğümüze nasıl yaklaştığımızı da aydınlatır...

                 Bir 'erkek' olarak beni ben yapan, düşüncemdir. Beni ben yapan dolaylı yada direk eril sistemle ve karşı cinsle temasallığımdan doğan duygunun/düşüncenin ideolojik formudur. Fiziğin erkeği 'erkek' yaptığını düşünmek, büyük hatadır. Düşüncedir mevcut klasik erkeğin hamuru; kendisine, doğasına kadına yabancılaşmış düşünce...

                 Hemen, burada biraz da okumalardan da yardım alarak, düşüncenin bizi biz yapan bazı temel ilkelerini belirmeliyim.  Alıntıların dağınıklığını mazur görün, lütfen. Ama daha iyi ifade edemeyeceğim bir rahatlık, üslup ve öz güvenle verildiği için paylaşmam gerekiyordu. Tırnak içindekiler alıntıdır. (Bu paragraflar daha önce değerli bir yoldaşa burada mesaj olarak paylaşılmıştır)
                   
                   Diyalektiğin yasaları " eğer kaba materyalizmle saptırılmazsa, yani sosyalizmin bu güne kadar ki tanıdığımız halini aşabilirsek kendimizi anlama gücümüz daha da artar.." 
                 
                   Şimdi buna diyalektiğin yasalarını da aşan yada onu daha da yetkinleştiren, diyelim, kuantum felsefesini dayanak alacak kuantum düşünce diyalektiğini de eklememiz gerekiyor. Ama yukarıda da belirttiğim gibi bu henüz yapılmamıştır ve üstelik eril kuşatma altındadır. Eril bilim kuantum düşünce diyalektiğini bilinçli bir biçim de ötelemekte, örtmektedir.
                 
                  

                   "Düşünce, genel tasarımlar, genel fikirlerdir. İdeoloji ise, bir toplumun maddi koşullarına uyarlanmış, o toplumun çıkarı olarak düşünülmüş ve hatta formüle edilmiş düşüncelerdir. Yani bir toplumun gerçekliğini ister ilerleme, ister geriletme veya muhafazakarlık yönünde bir yaklaşımı onun düşüncesini ifade ediyor. Gerici ideolojiler bir de ilerici ideolojiler vardır. Değişkenlik yaratmaya çalışanlar vardır. İdeolojiler somut toplumsal düzeyle ilintilidir...
             
                  "Felsefe dinden çıkmadır veya dinin belli bir aşamasından sonra karşımıza çıkar. Yani onunda en az din kadar eski bir tarihi var. Felsefenin farkı bilimselliğe daha yakın olmasıdır....Bilim önceden de, insan eylemi başlar başlamaz vardır... Bilimsel düşünce dine göre de, felsefeye göre de maddi yaşamı daha objektif ifade eder. Bilime göre düşünmek şuan temeldir. Ve insan bununla ilerlemektedir.... Ancak din de, felsefe de hala etkilidir. Bilimde gelişme var.. " 
         
  
                  "...Düşünsel gelişmenin maddi etkileşimi önemlidir ve bu yaşamı belirler.."

                  İdeoloji, "..maddi gerçekliğine denk düşünce ve moral gelişkinliği" demektir.
               
                 "..Açıkça belirtmek gerekir ki, ideolojiyle bağlantınızı koparırsanız hayvanlaşırsınız. Kendini kontrol edememenin temelinde ciddi bir ideolojik zemininin olmayışı vardır."

                 İdeloji, "evel ahir gereklidir; ilk insana da gerekliydi, son insana da gerekli olacaktır. Ama çağlar boyu değişiklik gösterecektir."
                "İnsan doğası gerektiği kadar hayale, dogmaya, kutsal değerler diye tabir edilen dini konulara, hatta ahlaka, morale kesin yer vermek zorundadır"

          Nazarımda kabul edilmiş olsa da, kanımca sözlükteki yapımızı öngörerek bolca tartışmaya, yoruma açık boyutları olan alıntılar bunlar. (Üstelik şimdi ortalarda 'ideolojisizliğin' propagandasını dillendiren onca bilmem neci varken bu yaklaşım oldukça cüretkar görünecektir bazılarımıza.  :) Kolay gelsin diyelim. :)
             
          Temel vurgumuza dönersek; düşünememezlik edemiyorsak, neden kendimizi, bizi düşünmüyoruz? Kendisi adına ve kendisi için neden düşünmeye gelmiyoruz? Ya da düşünüyorsak, neden eril zihnin düşünce izleğinden, yollarından kurtulacak düşünce sistemleri, teorileri, felsefeleri, bilimi, en anaç ihtiyaç olarak mitleri/ütopyaları üzerinde düşünmüyoruz?
Neden günü, günceli göğüsleyebilecek yeterli düşünce gücüyle karşılamıyoruz. Neden kendimize ait, hemde üyesi olduğumuz bir platformda kendimizi, olanın, olabilecek olanın düşüncesini geliştirmekten aciziz. Hangi kaygılar, korkular bunu engellemektedir? Kendimize ait bir güncellik disiplinini oluşturmamakla bunun bağı nedir? Kimse düşünce üretiminin zorluğunu küçümsemiyor elbette, ama kuşku dile getirmede, getirilirken nasıl bir dirençle karşılaşabileceğinin endişesinde, kendini (düşüncelerini) tartışma zemininden uzak tutmasındaysa vay halimize!
          Geçen üniversitedeki yeğenime, öğretmeni tez konusu olarak Friedrich Nietzsche'nin 'Iyinin ve Kötünün Ötesinde'yi vermiş. Onun istediği ise her hangi bir kadın filozofun tez konusu yapmakmış. Öğretmeni 'kadın filozof da mı varmış' demiş ona, ciddi ciddi. Sınıfın önünde tartışma konusu etmiş. Ben de zemin varsa, üstüne git dedim. Sonun da Hannah Arendt'ın 'Kötülüğün Sıradanlığı'nı almış. (Bu arada tezini iyi vermesi için önerisi olanlarınız varsa, yeğenimle paylaşırım.) :) 
           Kadın hareketlerinin düşünsel faaliyetlerde etkin olmamasının bir sonucu olarak eril sistemin, hegomonyasının sürdürülmesine hizmet ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ekleyeyim; sistem güncelliğinin kurgusuna dikkat edin, tamamıyla mevcudun üzerinde düşünce faaliyetinin gelişmesine izin vermektedir. Kurgunun dışına çıkmak isteyenin yaşama hakkı yoktur. Destek alarak daha da ileri gideyim; "erkeklerin toplumsal gücünün ve enerjisinin kaynağı, kadınların onlara sunduğu ve sunmaya devam ettiği aşktır; dolayısıyla aşk, erkek egemenliğinin görkemli binasının inşa edildiği çimentodur." (Shulamith Firestone) Burada aşk felsefemin (aşk nedir, ne değildir, nasıl olabilir vs) itirazları var, ama yinede vurgunun hakkını teslim ediyorum) :) Ama yine temel vurgumuza bağlarsak sözlükte bir arayın lütfen, aşk başlığını bulabilecek misiniz. Ben bulamadım çünkü. :) Peki neden bu başlık yok! Bizim, bize ait bir aşk felsefemiz, her birimizin aşka dair bir bakışı, özgün bir arayışı, duruşu yok mu?
          Kadının sözünün (düşüncesinin, biliminin, ideolojinin) çalındığını, sonrada söz söylemesine izin verilmediğini, söz söylediğinde yakıldığını bilmeyenimiz yoktur. Durum o düzeye vardırılmıştır ki, daha yakın zamana kadar (diyelim 18 y.y. sonlarına kadar) kadın sözünü erkek kılıfına girerek yada sözünü erkeksileştirerek söyleyebilmiştir. 
          Şimdi bütün bu değinmeler eğer bir karşılık alacaksa 'düşünmemekte düşünmektir' bağlamından kopuk alınmamasını öneririm. En basitinden düşünmüyorsak, erkeğin düşüncesiyle yaşıyoruz demektir; erkeğin kurguladığı güncele yine erkeğin düşüncesiyle giriyoruz demektir. Kendimiz için düşünce üretmemek demek, peşinen'erkeğin dünyasına' teslim oluyoruz demektir. Bu durumda en yetkin savunma tarzı kendisi için düşünce üretmektir; tabi burada 'kendisi için' dediğim erkeği de kapsayan, bir bütün yeni bir yaşam ve ilişkinin mitidir, ütopyasıdır kast etiğim. Bunun günlük, anlık yaşam ve ilişkiye nasıl taşınabileceği bir muammadır; kadın olmak isteyenler, kadınlığını yaşamak isteyenler bu muammayı çözmek zorundadır; Hakim, rakip, sahip, bencil bir yaşam ve ilişki ağında bunun nasıl olabileceği üzerinde şiirsel, öyküsel, romansal düşünülmelidir. Erkekler iliklerimize kadar bunu düşünmüşlerdir. Örneğin N.Çernişevski'nin ünlü 'Ne yapmalı' romanını alın. Okuyanlar bilir cinsler arası ilişkilerin, duyguların vs'nin nasıl kurgulandığını. Sanat ellerinden 'alınmadan' bize ait bir ilişki gelişmeyecek, duygusu yaşanmayacaktır. Estetiği biz biçimlendirmeden bize ait bir güzellik olmayacaktır. Kaldı ki biliminden, felsefesinden, siyasetinden bahsediyorum; bu konuda düşünce üretmeden, bu düşünceyi örgütlemeden ve harekete geçirip somut eylemlerde deneyimlemeden nasıl kurtulacağız?
          En önemli sorun, düşüncelerimizin nasıl yaşam ve ilişkilere indirileceğinde görünüyorsa da, biz henüz düşünmemenin düşünmesindeyiz, diyorum. Çünkü düşünmemeyi düşünüyoruz. Nasıl olsa erkek bizim için düşünüyor. Bir ara, hatırlayın lütfen; sözlüğün eril zihniyetçe nasıl sapkınca saldırıya uğradığını. Çünkü düşüncemiz niteliği ne olursa olsun devrimsel özü taşıyor; mevcuda isyanı, yeniye çağrı esas alıyor. Nasıl olursa olsun sitemi, eleştiriyi taşıyor. Çünkü kabul edilmeyecek bir yaşam ve ilişkiden geliyor. Doğallığında kadının düşünmesi demek, erkeğin tarihsel konforuna saldırı demek; doğallığında kadının düşünmesi demek, erkeğin tarihsel ayrıcalıklarını kaybetme korkusunun gelişmesi demek...  Bu açıdan ben saldırıları 'anlaşılır bulmakla' birlikte, aslında bizi kamçılayan, ateşleyen bir unsur olarak da gördüm. Ama görülen bizi yıldırdıkları sanki. Tabi alakası yok, ama durum ortada. Ne zamandır yeni bir başlık, yeni bir yorum yok. Kimse yazmıyor, kimse düşünmeye gelmiyor, kimse umursamıyor... Ben bu sorunun temelinde kadının düşünce gücü ile ilişkisinde yattığını belirtmeye çalıştım. Yanılabilirim, ama gördüğüm bu. Düşünmeyi değil de, düşünmemeyi öğrenmiştir kadın. Daha doğrusu bu ona dayatılmıştır. Yaşamın ve ilişkilerin temel belirlenimlerin de adeta tersten bir düşünmeme konforu, düşünmeme ayrıcalığı sergilenmektedir. Acımasızca yaklaştığım ve fazlasıyla genelleştirdiğim düşünülebilir, söylenebilir. Ama biri çıkıp da kendi sözlüğümüze neden sahip çıkmıyoruz, nasıl sahip çıkabiliriz, çıkmalıyız arayışında, direncinde değilse bunu nasıl ve neyle izah etmeliyiz? Ben bunu düşünmemezlikle; kendi düşünce öncüllerini kaybetmekle, kendi düşünce ilkelerini oluşturmamakla, kendi düşünme gücünü hafife almakla, düşüncenin moralle, iradeyle vs bağını yeterince kurmamakta görüyorum. Düşünmemeyi deneyimleyen biri varsa, beri gelsin lütfen; sözlükte bize anlatsın. Yok, düşünmemekte düşünmektir diyorsak, eee ne bekliyoruz o zaman, sözlük bizi bekliyor.  

       
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .